Ayasofya Camii – Müzesi

Çarşamba, Kasım 10, 2010, 15:49
buraistanbul.com

İstanbul Ayasofya Camii – Müzesi

Ayasofya (Yunanca: ???? ?????, tam adı: ???? ??? ????? ??? ???? ??????, Latince: Sancta Sophia ya da Sancta Sapientia), Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 532 – 537 yılları arasında İstanbul’un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup, 1453 yılında İstanbul’un Türkler tarafından alınmasıyla Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmü?tür ve günümüzde müze olarak hizmet vermektedir.Halkımızda ne yazık ki eserimizin mimarı Mimar Sinan sanılmaktatır. Ancak bu doğru değildir, Mimar Sinanın çalıştı?? alanı ağaşıdaki bilgileri okumaya devam ederek öğrenebilirsiniz. Ayasofya, mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birle?tiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçi?i ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.

Binanın adındaki “sofya” sözcü?ü herhangi bir kimsenin adı olmayıp, eski Yunanca’da “bilgelik” anlamındaki sophos sözcü?ünden gelir. Dolayısıyla “aya sofya” adı “kutsal bilgelik” ya da “ilahî bilgelik” anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk mezhepinde Tanrı’nın üç niteli?inden biri sayılır. 6. yüzyılın ünlü mimarlarından Milet’li ?sidoros ve Tralles’li Anthemius’un yönettiği Ayasofya’nın inşaatinde yaklaşık 10.000 işçinin çalıştı?? ve Jüstinyen’in bu iş için büyük bir servet harcadığı belirtilir. Bu çok eski binanın bir özelliği yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve ta?ların binadan daha eski yapı ve tap?naklardan getirilmiş olmasıdır. Bizans döneminde Konstantinopolis Patri?i’nin patrik kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi’nin merkezi olmuş bulunan Ayasofya, doğal olarak vaktiyle büyük bir “kutsal emanetler” koleksiyonunu içermekteydi.

1453’de kilise camiye dönüştürüldükten sonra Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği büyük ho?gorüyle mozayiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş (içermeyenler ise olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir s?vayla kaplanmış ve yüzyıllarca s?va altında kalan mozayikler bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami müzeye dönüştürülürken s?vaların bir kısmı çıkarılmış ve mozayikler yine gün ?????na çıkarılmıştır. Kısaca günümüzde tüm dünya insanları bu mozayikleri görmelerini bir kişiye borçludur: Oda, sanatı seven ve diğer dinlere saygı gösteren Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet’tir. Günümüzde görülen Ayasofya binası aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan Üçüncü Ayasofya olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya’nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde birçok kez çökmü?, Mimar Sinan’ın binaya istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir.

Ayırt edici özellikleri

15 yüzyıl boyunca ayakta duran bu yapı sanat tarihi ve mimarlık dünyasının baş yapıtları arasında yer alır ve büyük kubbesiyle Bizans mimarisinin bir simgesi olmuştur. Ayasofya diğer katedrallere kıyasla ?u özellikleriyle ayırt edilir:

* Dünya’nın en eski katedralidir.
* Yapıldığı dönemden itibaren yaklaşık bin yıl boyunca (1520’de İspanya’daki Sevilla Katedrali’nin inşaatı tamamlanana dek) dünyanın en büyük katedrali ünvanına sahip olmuştur. Günümüzde yüzölçümü bakımından dördüncü sırada gelmektedir.
* Dünya’nın en hızlı (5 yılda) inşa edilmiş katedralidir.
* Dünya’nın en uzun süreyle (15 yüzyıl) ibadet yeri olmuş yapılarından biridir.
* Kubbesi “eski katedral” kubbeleri arasında çap? bakımından dördüncü büyük kubbe sayılmaktazır.

Tarihçe

Bizans tarihçilerinden Socrates Scholasticus, Theophanes, Nikephoros ve Gramerci Leon gibi tarihçilerin Birinci Ayasofya’nın yapımına ilişkin kayıtlarında farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bazılarına göre kilisenin yapımı 324 ile 337 yılları arasında tahtta olan, İstanbul’u Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan eden ve H?ristiyanlığıimparatorlu?un resmî dini ilan eden Roma imparatoru Büyük Konstantin (Bizans’ın ilk imparatoru I. Constantinus) tarafından başlattırılmıştır. Fakat kesin olan, inşanın, 337 ile 361 yılları arasında tahtta olan oğlu Constantius II tarafından tamamlanmış ve ilk Ayasofya kilisesinin açılışının 15 ?ubat 360’ta Constantius II tarafından gerçekle?tirilmiş olduğudur. Socrates Scholasticus’un kayıtlarından gümü? kaplı perdelerle süslü ilk Ayasofya’nın Artemis Tap?naşı üzerine inşa edilmiş olduğu öğrenilmektedir.

Birinci Ayasofya

Adı “Büyük Kilise” anlamına gelen ilk Ayasofya Kilisesi’nin adı Latince’de Magna Ecclesia ve Yunanca’da Megálı Ekklısí? (?????? ????????) idi. Eski bir tap?nak üzerine inşa edildiği belirtilen bu yapıdan günümüze ulaşan bir kalıntı bulunmamaktazır.

Bu Birinci Ayasofya, binanın inşası tamamlanana dek bir katedral niteli?inde i?lev gören Aya ?rini Kilisesi’nin vaktiyle yakınında yer alan imparatorluk sarayının yakınına (bugünkü müze alanının kuzey kısmındaki, yeni tuvaletlere yakın olan, ziyarete kapalı kısım) inşa edilmişti. Her iki kilise de Bizans İmparatorluğu’nun iki ana kilisesi olarak faaliyet göstermi?lerdir.

Birinci Ayasofya geleneksel Latin mimarisi stilindeki bir sütunlu bazilika olup, çatısı ah?aptı ve önünde bir atrium yer almaktaydı. Bu ilk Ayasofya bile olağanüstü bir yapıydı. 20 Haziran 404’te Konstantinopolis Patri?i Aziz Yannis Khrysostomos’un, İmparator Arcadius’un e?i İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip olmuştur.

İkinci Ayasofya

İlk kilisenin isyanlar sırasında yakılıp yıkılmasından sonra, imparator II. Theodosius bugünkü Ayasofya’nın bulunduğu yere ikinci bir kilisenin inşa edilmesi emrini vermiş ve İkinci Ayasofya’nın açılığıonun zamanında, 10 Ekim 415’te gerçekle?miştir. Mimar Rufinos tarafından inşa edilen bu İkinci Ayasofya da yine bazilika planl?, ah?ap çatılı ve be? nefliydi. İkinci Ayasofya’nın 381′de İkinci Ekümenik Konsil olan Birinci İstanbul Konsili’ne Aya ?rini ile birlikte evsahipliği yaptığı sanılmaktadır. Fakat bu yapı da Nika ?syanı olarak bilinen isyan sırasında, 13-14 Ocak 532’de yakılıp yıkılmıştır.

1935’te binanın batı avlusunda (bugünkü giriş kısmında) Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden A.M. Schneider tarafından yürütülen kazılarda bu İkinci Ayasofya’ya ait birçok buluntu ele geçirilmiştir. Günümüzde Ayasofyanın ana girişinin yanında ve bahçede görülebilen bu buluntular, portik kalıntıları, sütunlar, başlıklar, bazıları kabartmalarla i?lenmiş mermer bloklardır. Bunların vaktiyle binanın cephe kısmını süsleyen üçgen alınl??ın parçaları olduğu saptanmıştır. Binanın cephesini süsleyen bir bloktaki kuzu kabartmaları 12 havariyi temsilen yapılmıştır. Ayrıca kazılar, İkinci Ayasofya’nın zemininin Üçüncü Ayasofya’nın zemininden iki metre daha ağaşı bir düzeyde bulunduğunu ortaya koymuştur. İkinci Ayasofya’nın uzunluğu bilinmemekteyse de geniİli?inin 60 m. olduğu sanılmaktadır. (Günümüzde, Üçüncü Ayasofya’nın ana girişinin yanında yer alan, İkinci Ayasofya’ya ait cephe merdiveni basamaklarının yaslandığı zemin, kazılar sayesinde görülebilir durumdadır. Kazılara ?imdiki binada çökmelere neden olabilece?i nedeniyle devam edilmemiştir.)

Üçüncü Ayasofya
İkinci Ayasofya’nın 23 ?ubat 532’de yıkımından birkaç gün sonra imparator I. Jüstinyen öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen imparatorların yaptırdıkları kiliselerden çok daha görkemli bir kilise inşa ettirmeye karar verdi. Jüstinyen bu işi yapacak mimarlar olarak fizikçi Milet’li ?sidoros ile matematikçi Tralles’li Anthemius’u görevlendirdi. Bir efsaneye göre, Jüstinyen inşa ettirece?i kiliseye ilişkin hazırlanan taslakların hiçbirini be?enmez. Bir gece ?sidoros taslak hazırlamaya çalığırken uyuyakalır. Sabah uyandığında Ayasofya’nın hazırlanmış bir planını önünde bulur. Jüstinyen bu planı mükemmel bulur ve Ayasofya’nın buna göre inşa edilmesini emreder. Bir başka efsaneye göre de ?sodoros bu planı rüyasında görmü? ve planı rüyasında gördü?ü şekilde çizmiştir.(Anthemius daha inşaın ilk yılında öldü?ünden i?i ?sidoros sürdürmü?tür). ?nı a, Bizanslı tarihçi Prokopius’un Justinian’ın binaları (Yunanca: ???? ?????????, Latince: De Aedificiis, “Binalar Üzerine”), adlı eserinde betimlenmektedir.

?nı ada kullanılacak malzemeleri üretmek yerine, imparatorluk topraklarında yer alan yapı ve tap?naklardaki yontulmuş hazır malzemelerden yararlanmak yoluna gidilmiştir. Bu yöntem, Ayasofya’nın inşa süresinin çok kısa olmasını sağlayan etkenlerden biri olarak kabul edilebilir. Böylece binanın yapımında Efes’teki Artemis Tap?naşı’ndan, M?sır’daki Güne? Tap?naşı’ndan (Heliopolis), Lübnan’daki Baalbek Tap?naşı’ndan ve daha birçok tap?naktan getirtilen sütunlar kullanılmıştır. Bu sütunların altıncı yüzyıl olanaklarıyla nasıl taşınabildiği ilginç bir konu oluşturmaktadır. Kaplama ve sütunlarda kullanılan renkli ta?lardan kırmızı porfir M?sır, yeşil porfir Yunanistan, beyaz mermer Marmara Adas?, sarı ta? Suriye ve kara ta? İstanbul kökenlidir. Ayrıca Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelen ta?lar kullanılmıştır. ?nı aatte on binden fazla kişinin çalıştı?? belirtilir. ?nı aat sonunda Ayasofya Kilisesi günümüzdeki halini almıştır.
Bizans döneminde kent merkezindeki önemli yapıların konumları

Mimaride yarat?cı bir anlay??? gösteren bu yeni kilise yapılır yapılmaz, derhal mimarinin başyapıtlarından biri olarak kabul edildi. Mimarın böylesine büyük bir açık mekânı sağlayabilecek devasa bir kubbeyi inşa edebilmede ?skenderiye’li Heron’un teorilerinden yararlanmış olması mümkündür.

23 Aralık 532′de başlanan yapım çalışması 27 Aralık 537′de tamamlandı. Kilisenin açılışını imparator Jüstinyen ve patrik Eutychius büyük bir törenle birlikte yaptılar. Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman’ın Tap?naşı’ndan daha büyük olduğundan İmparator Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir. Kilisenin ilk mozayiklerinin yapımı 565 ile 578 yılları arasında tahtta olan II. Justin döneminde tamamlanabilmiştir. Kubbe pencerelerinden sızan ???kların duvarlardaki mozayiklerde oluşturdukları ???k oyunları dahiyane mimariyle birleğerek izleyicilere büyüleyici bir atmosfer yaratmaktaydı. Ayasofya İstanbul’a gelen yabancılar üzerinde öylesine büyüleyici, derin bir etki bırakmıştır ki, Bizans döneminde yağayanlar Ayasofya’yı “dünyada tek” (“singulariter in mundo”) olarak nitelemi?lerdir.

Yapım sonras?
Fakat yapılı??ndan kısa bir süre sonra, 553 ve 557 depremlerinde ana kubbe ile doğu yarım kubbesinde çatlaklar belirdi. 7 M ayıs 558 depreminde ise ana kubbe tümüyle çöktü ve ilk ambon , ciborium ve sunak da ezilerek yok oldu. İmparator derhal restorasyon çalışmasını başlattı ve bu çal??manın başına Milet’li ?sidoros’un ye?eni genç ?sidorus’u getirdi. Depremden ders alınarak bu kez yeniden çökmemesi için kubbenin yapımında hafif malzeme kullanıldı ve kubbe eskisine kıyasla 6.25 m. daha yükse?e yapıldı. Restorasyon çalışması 562 yılında tamamlandı.

Yüzyıllarca Konstantinopolis Ortodoksluk patri?inin merkezi olan Ayasofya aynı zamanda Bizans’ın taç giyme törenleri gibi imparatorluk törenlerine evsahipliği yapmıştır. İmparator VII. Konstantin “Törenler Kitab?” (De caerimoniis aulae Byzantinae) adlı kitabında Ayasofya’da yapılan imparator ve patrik tarafından düzenlenen törenleri tüm ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Ayasofya, ayrıca günahkarlar için de bir s???nma yeri olmuştur.

Ayasofya’nın daha sonra u?radığı tahribatlar arasında 859 yangını , bir yarımkubbesinin düİmesine neden olan 869 depremi ve ana kubbesinde hasara yol açan 989 depremi sayılabilir. 989 depreminden sonra imparator II. Basil, kubbeyi Agine ve Ani’deki büyük kiliseleri inşa eden Ermeni mimar Trdat’a tamir ettirmiştir. Trdat kubbenin bir kısmını ve batı kemerini onarmış ve kilise 6 yıl süren onarım çalışmasından sonra 994’te yeniden halka açılmıştır.

Latin istilası dönemi
?lginç bir nokta, Ayasofya’nın insan eliyle tahribatı ya da ya?malanmasının bir başka dinden olanlar tarafından değil de, yine H?ristiyanlar tarafından gerçekle?tirilmiş olmasıdır. Dördüncü Haçlı Seferi sırasında, Venedik Cumhuriyeti’nin kör hükümdarı Dandolos  komutasındaki Haçlılar İstanbul’u ele geçirip Ayasofya’yı tam anlamıyla ya?malamışlardır. Bu olay Bizanslı tarihçi Niketas Choniates’in kaleminden ayrıntılı olarak öğrenilmektedir. Ayasofya’dan alınanlar arasında ?sa’nın mezarı, haçı, çeşitli azizlerin kemikleri ve diğer “kutsal emanetler” ve altın ve gümü?ten yapılma değerli e?yaların bulunduğu ve kapılardaki altınların bile sökülmü? olduğu belirtilmektedir. Latin İstilası (1204–1261) olarak anılan bu dönemde Ayasofya Roma Katolik Kilisesi’ne ait bir katedrale dönüştürülmü?tü.

Son Bizans dönemi
Ayasofya 1261’de tekrar Bizanslılar’ın kontrolüne geçti?inde harap, virane ve yıkılmaya yüz tutmuş bir durumdaydı. Binanın batısındaki dört istinat unsuru muhtemelen bu dönemde yapılmıştır. 1317’de imparator II. Andronikos Palaiologos binanın kuzey ve doğu kısımlarına da istinat unsurları ekletti. 1344 depreminde kubbede yeni çatlaklar belirdi ve 19 M ayıs 1346’da binanın çeşitli kısımları çöktü. Bu olaydan sonra kilise, 1354’te Astras ve Peralta adlı mimarların restorasyon çalışmasının başlamasına kadar kapalı kaldı.

Osmanl?-cami dönemi

İstanbul’un 1453’te Osmanlı Türkleri tarafından fethinden sonra, fethin sembolü olarak, derhal Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürülmü?tür. O sıralarda Ayasofya harap bir haldeydi. Bu durumu Kordoba soylusu Pero Tafur ve Florentine Cristoforo Buondelmonti gibi Batılı ziyaretçilerce betimlenmektedir. Ayasofya’ya özel bir önem veren Fatih Sultan Mehmet kilisenin derhal temizlenip camiye çevrilmesini emretti, fakat adını değiştirmedi. İlk minaresi onun döneminde inşa edilmiştir. Osmanlılar bu tür yapılarda ta? kullanmayı tercih etmekle birlikte minarenin hızla inşa edilebilmesi amacıyla bu minare tu?ladan yapılmıştır. Minarelerden biri de sultan Bayezid II tarafından eklenmiştir. 16. yüzyıldaKanuni Sultan Süleyman fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden Ayasofya’ya iki dev kandil getirtmiştir ki, günümüzde bu kandiller mihrabın iki yanında yer alırlar.

II. Selim döneminde (1566–1577) yorgunluk ya da dayanıksızlık belirtileri gösterdiğinde, bina, dünyanın ilk deprem mühendislerinden biri sayılan Osmanlı baş mimarı Mimar Sinan tarafından eklenen dış istinat yapılarıyla (payanda) takviye edilerek, son derece sağlamla?tırılmıştır. Günümüzde binanın dört tarafındaki toplam 24 payandanın bir kısmı Osmanlı dönemine, bir kısmı Bizans dönemine aittir. Bu istinat yapılarıyla birlikte, Sinan ayrıca, kubbeyi taşıyan payeler ile yan duvarlar arasındaki boğlukları kemerler ile besleyerek kubbeyi iyice sağlamla?tırmış ve binaya iki geniş minare (batı kısmına), hünkar mahfili ve II. Selim’in türbesini (güneydoğu kısmına) eklemiştir (1577). III. Murat’ın ve III. Mehmed’in türbeleri ise 1600’lerde eklenmiştir.
Ayasofya binasının içine Osmanlı döneminde eklenen diğer yapılar arasında mermerden minber, hünkar mahfiline açılan galeri, müezzin mahfili (mevlit balkonu), vaaz kürsüsü ve sayılabilir. III. Murad Bergama’da bulunmu?, helenistik dönemden kalma (M.Ö. IV. yüzyıl), “bekta?i taşı”ndan (?ng. alabaster ) yapılma iki küpü Ayasofya’nın ana nefine (ana salon) yerleştirmiştir. I. Mahmud 1739’da binanın restore edilmesini emretti ve bir kütüphane ile binanın yanına (bahçesine) bir medrese, bir imarethane ve bir ?azırvan ekletti. Böylece Ayasofya binas?, civarındaki yapılarla birlikte bir külliyeye dönüştü. Bu dönemde ayrıca yani bir sultan galerisi ve yeni bir mihrap yapıldı.

Ayasofya’nın Osmanlı dönemindeki en ünlü restorasyonlarından biri sultan Abdülmecit’in emriyle ?sviçre İtalyanı olan Gaspare Fossati ve kardeşi Giuseppe Fossati’nin nezaretinde 1847 ile 1849 yılları arasında yapılmıştır. Fossati karde?ler, kubbe, tonoz ve sütunları sağlamla?tırdı ve binanın iç ve dış dekorasyonunu yeniden elden geçirdi. Üst kattaki galeri mozayiklerinin bir kısmı temizlendi, çok tahrip olanları ise s?vayla kaplandı ve altta kalan mozayik motifleri bu s?va üzerine resmedildi. I??klanzırma sistemini sağlayan ya? lambası avizeleri yenilendi. Kazasker ?zzed Efendi’nin (1801–1877) eseri olan, önemli isimlerin hat sanatıyla yazılı olduğu yuvarlak dev tablolar yenilenip sütunlara asıldı. Ayasofya’nın dığına yeni bir medrese ve muvakkithane inşa edildi. Minareler aynı boya getirildi. Bu restorasyon çalışması bittiğinde Ayasofya Camii 13 Temmuz 1849’da görkemli bir törenle yeniden halka açıldı. Ayasofya külliyesinin Osmanlı dönemindeki diğer yapıları arasında s?byan mektebi, ?ehzadeler türbesi, sebil, sultan Mustafa ve sultan İbrahim türbesi (önceden vaftizhane) ve hazine dairesi sayılabilir.

Müze dönemi
1930 ile 1935 yılları arasında restorasyon çalışmaları nedeniyle halka kapatılan Ayasofya’da Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle bir dizi çal??malar yapıldı. Bu çal??malar arasında çeşitli restorasyonlar, kubbenin demir ku?ak ile çevrilmesi ve mozayiklerin ortaya çıkarılıp temizlenmesi sayılabilir. Ayasofya Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün iste?i üzerine, Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla müzeye çevrilmiştir. 1 ?ubat 1935’te ziyarete açılan müzeyi Atatürk 6 ?ubat 1935 tarihinde ziyaret etmiştir. Yüzyıllar sonra mermer zemindeki halıların kalzırılmasıyla zemin döşemesi ve insan figürlü mozayikleri örten s?vanın kalzırılmasıyla da muhteşem mozayikler tekrar gün ?????na çıkarılmıştır.

Ayasofya’nın sistemli olarak incelenmesi, restorasyonu ve temizlenmesi ABD’ndeki Bizans Enstitüsü (the Byzantine Institute of America) adlı kurumun 1931′deki ve Dumbarton Oaks Alan Komitesi’nin 1940’lı yıllardaki girişimiyle sağlanmıştır. Bu kapsamda yapılan arkeolojik çal??malar K. J. Conant, W. Emerson, R. L. Van Nice, P.A. Underwood, T. Whittemore, E. Hawkins, R. J. Mainstone and C. Mango tarafından sürdürülmü? ve Ayasofya’nın tarihine, yapısını ve dekorasyonuna ilişkin başarılı sonuçlar elde edilmiştir.Ayasofya’da çal??malarda bulunmuş diğer isimlerden bazıları A. M. Schneider, F. Dirimtekin ve Prof. A. Çakmak’tır. Bizans Enstitüsü ekibi mozayik arama ve temizleme iİleriyle u?raşırken, R. Van Nice yönetimindeki bir ekip de, binanın, ta? ta? ölçülerek rölövelerini çıkarma çalışmasına giri?miştir. Çalışmalar halen çeşitli uluslardan bilim insanlarınca sürdürülmektedir.

Mimari

Ayasofya, mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birle?tiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçi?i ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.

Ayasofya, her ?eyden önce boyutu ve mimari yapısıyla önem taşır. Yapıldığı dönemin dünyasında hiçbir bazilika planlı yapı Ayasofya’nın kubbesinin boyutundaki bir kubbe ile örtülebilmiş ve böylesine büyük bir iç mekâna sahip değildi. Ayasofya’nın kubbesi Roma’daki Panteon’un kubbesinden küçük olmakla birlikte Ayasofya’da uygulanan yarım kubbe, kemer ve tonozlardan oluşan karmaşık ve sofistike sistem, kubbenin çok daha geniş bir mekânı örtebilmesini sağlayarak kubbeyi daha etkileyici kılmaktadır. Taşıyıcı olarak beden duvarlarına oturtulmuş önceki yapıların kubbeleriyle kıyaslandığında, sadece dört payeye oturtulmuş bu denli büyük bir kubbe mimarlık tarihinde gerek teknik, gerekse estetik bakımdan bir devrim sayılmaktazır.

Orta nefin yarısını örten ana (merkezî) kubbe, doğu ve batısına eklenen yarım kubbelerle çok geniş bir dikdörtgen biçimli iç mekân yaratacak şekilde öylesine genişletilmiştir ki, zeminden bakıldığında, gökyüzüne asılı gibi duran, tüm iç mekâna hakim bir kubbe olarak algılanır.
Ayasofya’nın üç boyutlu kesiti: 1. Ç?kış 2.İmparator kapısı 3.Terleyen sütun 4. Mihrap 5. Minber 6. Sultan Mahfili 7. Omphalion (dünyanın merkezi) a. Vaftizhane ( sultan Mustafa Türbesi) b. II. Selim minarelerinden biri

Doğu ve batı açıklıklarını kapatan yarım kubbelerden de daha küçük yarım kubbeli eksedralara geçiş yapılarak sistem tamamlanmıştır. Küçük kubbelerden başlayarak ana kubbe tacıyla tamamlanan bu kubbeler hiyerarıisi antik zamanlarda örneği görülmemiş bir mimari sistemdir. Yapının bazilika planı dahice tümüyle “gizlenmi?” durumdazır.

?nı a sırasında duvarlarda tu?ladan ziyade harç kullanılmış ve kubbe yapı üzerine konduruldu?unda kubbenin aşırlığıalt kısmı nemli kalmış harçla oluşturulan duvarların dı?a doğru bükülmesine yol açmışt?. 558 depremi sonrasında yapılan ana kubbenin yeniden yapımı sırasında genç ?sidorus kubbeyi taşıyabilmeleri için önce duvarları yeniden dikle?tirmiştir. Bütün bu hassas çal??malara rağmen kubbenin aşırlığıyüzyıllarca bir problem olmaya devam etti, kubbenin aşırlık baskısı binayı bir çiçe?in açılması gibi dört yanından dı?a doğru açılmaya zorluyordu. Bu problem de binaya dışarıdan istinat unsurlarının eklenmesiyle çözüldü.

Osmanlı döneminde mimarlar bir binada kayma olup olmadığını anlamak için ya yapımı sırasında elle döndürülebilecek küçük bir dikey sütun eklerlerdi ya da duvardaki 20-30 santimetrlik iki sabit nokta arasına cam yerleştirirlerdi. Sütun artık döndürülemediğinde veya sözkonusu cam çatladığında binada kaymanın belli bir dereceye geldiği anlaşılmış olurdu. Ayasofya’nın üst kat duvarlarında ikinci yöntemin izleri halen görülebilir. Döndürülen sütun ise Topkapı Sarayı’nın harem bölümünde mevcuttur.

?ç yüzeyler tu?la üzerine çokrenkli mermer, kırmızı ya da mor porfirler ve yapımında altın kullanılmış mozayiklerle kaplıdır. Bu, geniş payelerin daha ???klı ve kamufle olmasını da sağlayan bir yöntemdir. 19. yüzyılda restorasyon çalışmaları sırasında bina dı?tan Fossati tarafından sarı ve kırmızı renklere boyanmıştır. Ayasofya, Bizans mimarisinin başyapıtı olmakla birlikte, pagan, Ortodoks, Katolik, İslam etkilerinin sentez olduğu bir yapızır.

Bu haberin bağlı bulunduğu kategori Mekanlar, Müze Şu ana kadar bu haber için 0 tane yorum yapılmıştır.

Yorum yapın

Dost siteler: Tekirdağ - Ankara | Copright 2010 - buraistanbul.com