Bat?’da öyle “Doğu” betimlemeleri yapılmıştır ki, bunlar isim verilerek dile getirilmeye de?meyecek derecede kin ve önyarg?yla malûl kolektif Doğu hayalleri olarak ifade edilebilir ancak.
Prof. Dr. İbrahim Canpolat‘ın makalesi
Kavram ve ?çerik
Doğu ve Batı kavramları, hem bir fizikî mekân hem de dü?ünce ve kültür ile başlantılı olarak kullanılır. Bir de nereden bakılarak Doğu ya da Batı denildiği önemlidir. Bu anlamda dü?ünüldü?ünde, Avrupalı bir bakış hâkimdir. Coğrafî kavramla?tırma bu bak??la yapılmıştır. Yakın Doğu, orta Doğu ve uzak Doğu gibi üç farklı kavramla anlatılan co?rafya ve kültür dünyas?, özel isimle?tirilmiştir: Yakındoğu, Ortadoğu, Uzakdoğu.
Avrupa merkezli bu tanı mlamada Yakındoğu; aslında Balkanları da içine alacak şekilde, Kuzey Afrika, Arap Yarımadası ve İran’? kapsayan İslam kültür co?rafyas?nı ifade eder. Ortadoğu; İran’ın doğusundan itibaren Pakistan ve Hindistan ile Endonezya ve Malezya’ya kadar uzayan bölgedir. Burası da İslam kültür co?rafyasını kapsar. Çin ve Japonya ise Uzakdoğu’da yer almaktazır.
Burada bizim Doğu kavramı ile kastettiğimiz, İslam kültür co?rafyas?dır. Avrupalı Doğu-Batı ayrımında dü?ünce, kültür, inanç temelinde varlığına tanık olduğumuz iki farklı olgu söz konusudur. Bunlardan biri H?ristiyan Bat?, diğeri Müslüman Doğu ile ilgilidir. Avrupa’nın Doğu nitelemesi ve ele?tirisi, neredeyse tamamen “Müslüman Doğu”ya yöneliktir. Uzakdoğu’daki Budist kültüre değil.
Varlık, Değer, Kültür
Önce kültürün ne olduğunu anlamaya çalışalım. İnsan, toplum düzeni içinde varlığını sürdürmek için birçok ?eye gereksinim duyar. İşte bu toplumsal varl??ın süreklili?iyle ilişkili şeylerin tümünü, gereksinim duyulan nesne anlamında, değer olarak tanı mlarsak, sözü edilen değerlerin üretilmiş biçimlerine de kültür diyebiliriz. Varl??ın ve hayatın her evresini ve alanını kapsayan özelli?iyle kültür, buradaki anlamıyla değerlerin toplumdan topluma farklıla?masının da en belirgin göstergesi sayılır.
Siyaset, güç, insan hakları, çıkar/menfaat, birey, toplum. Bunların hepsi kültür alanlarıdır. Akıl ise burada bir araçtır. Bat?da akıl önce bir H?ristiyanlık evrenselli?i ya da Kilise tutuculu?u ile sınırlanzırılırken, Aydınlanma ile birlikte “rasyonel akıl” vurgusuyla kendi başına bırakılmıştır. Bu, bir aşırılıktan, uçtan diğerine geçiş demektir, aslında. Oysa akıl, ihmal edilmeyecek kadar önemlidir. Onun beslenmesi, gözetilmesi, etkin fayda için dengelenmesi insanın en başta gelmesi gereken görevidir.
İnsan, varlık-değer-kültür üçlüsü ile başlantılı bir sorumluluk içindedir. Bu sorumluluğu hakkıyla ifa edebilmek amacıyla, önce, akıl terbiyesi gerekir. Ağırı derecede âni ?sı değişimi insan üzerinde ne kadar kötü etkide bulunursa, akıl da birbirine z?t (ekstrem) uçlar arasında gidip geldiği takdirde insan için aynı kötü etkiye, kendisi için ise i?lev kayb?na yol açar. Zaten aklın i?lev kayb?, insan için başlı başına bir kötülük sayılır.
Aklın istikrarını sağlamanın yollarından biri, onu yetinme duygusu (kanaat) ve yürek ile terbiye etmektir. Terbiye edilmemiş akıl, iki taraf? keskin kılıç gibi olur, onu tutmak da muhafaza etmek de tehlike oluşturur. Keskin sirkenin küpüne zarar vermesi gibi, terbiyesiz akıl da sahibine zarar verir. Akıl, kör ihtirasla değil, yürekli dü?ünceyle güçlenir.
Kültürün vazgeçilmez bir aracı durumundaki akıl, Doğu ve Batı kültür iklimlerinde muhtelif türden ürünlerin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Hem Doğu hem de Batı için aynı ölçüde geçerli olmak üzere, neticede, insana özgü davranı ? özellikleri öne çıkıyor. İnsan, beğerî varlık olarak her yerde belirli bir benzerli?i beraberinde taşıyor. Ama bu her insanda aynı olmuyor, akıl terbiyesine başlı olarak insanî davranı ? biçimleri de değişiyor. Her yerde dü?ünüp sorgulayan, kendine ve topluma faydalı insanlar varzır, bunların yalnızca Doğu ya da Batı kültürüne mensup sayılması doğru olmaz. Ama bununla beraber, Doğu ve Batı kültürlerinin, en azından algılama ve gözleme dayalı olarak, her biriyle özde?le?tirilen genel anlay?? ve uygulama tarzlarıyla varlık gösterdikleri de biliniyor. Ama burada da çeşitli zaman ve mekânlarda farklı kültürler arasında benzerlikler görülebiliyor.
Johann Wolfgang Goethe, Doğu-Batı Divanı ’nda Doğu ve Batı ?airlerini karşıla?tırırken, ortak bir özellik olarak kinden söz eder:
?tiraf et, Doğunun ?airleri
Daha büyüktür biz Batınınkilerden.
Onlara ama tam yeti?ti?imiz yeri
Görüyoruz birbirimize olan kinden.
Batılı Goethe’nin, her iki kültüre mensup insanlarda kötü bir al??kanlık olarak gözlemlenen kin duygusuna vurgu yapması, doğru bir tespittir. Bunun doğrulu?unu, köken itibariyle Doğu kültüründen olan, Endülüs Emevi Devleti hükümdarı ve ŞairI.Abdurrahman’ın ağaşıdaki sözlerinden de anlamak mümkün:
Öksüz kaldın benim gibi, ey hurma ağacı
Hemcinslerinden ayrı yabancı bir diyarda.
A?lıyorsun, ve yapraklarının h???rt?s?
S?zlanıyor, ruhumu incelten bir acıyla.
Sen de konu?urdun sana dil bah?edilseydi
F?rat’tan ve sıladaki hurma korulu?undan.
Biz geri dönemeyiz. Sürdü Abbasilerin kini
Tüm dünyanın ötesine kim varsa soyumdan.1
Yukarıdaki dizelerin yazarı (Abdurrahman I), 751 yılında Tarık Bin Ziyad’ın İspanya’yı fethetmesinden kırk dört yıl sonra Kurtuba’da Endülüs Emevi Devleti’nin hükümdarı olur. Bağdat’taki Emeviler soyunun son temsilcilerinden biridir. Ve, “Abbasilerin kini”ni unutmaz. Burada belirtilen kin ile Goethe’nin dile getirdiği arasında sadece biçimsel farklılık varzır, özde ise bir insanî özellik anlamında özdeİlik mevcut.
Kin ve ihtiras. Doğu toplumlarında karşılaşılan kötü bir özellik. Ama aynı sı Bat?’da da var. Niçin acaba inanç ö?retilerinde yazılan, tavsiye edilenler ile bunların mensuplarının ço?unun tercih ve davranı ?ları arasında uyumsuzluk görülüyorı Burada da asıl dü?üm yine insanda noktalanıyor. Çözümlenmesi gereken, insanın kendisidir. İnsanın kendisiyle sınav?.
Öyle anlay?? ve davranı ?lar varzır ki, ne yalnızca Doğu, ne de Batı kategorisine girer. Bu durumlarda Doğu ve Batı farklılığından söz edilemez. Bunu kadınlara (ve kız çocuklarına) dair ortak bir anlay?? ve tutum örne?iyle açıklayalım.
Bir süre önce Çin’de onlarca kız çocuğunun cesedi bulundu, bir nehrin kıyısında. Dünya ajansları bu haberi duyurdu. Çin Halk Cumhuriyeti’nde birden fazla çocuğun doğumuna izin verilmediğinden, erkek çocuk doğuncaya kadar kız çocukların gizlice öldürüldü?ü ve cesetlerin de yok edildiğine ilişkin haberler alıyoruz. Eski Arap toplumunda da kız çocukları toprağa gömülerek öldürülürdü. Geleneksel Avrupa’da ise kızlar belli bir ya?tan sonra evin dığında bir yerlerde yatıp kalkardı. Kadın, şeytanla ve kötü ruhlarla bir tutulurdu. Hepsinde ortak nokta, kadının bireysel ve toplumsal statüsüne yönelik negatif değerlendirmedir. Burada Doğu ya da Batı değil, bir yanl?? (câhilî) anlay?? ve eylem söz konusudur. Bugün Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik ele?tirileri arasında yer alan “cinsiyet ayrımcılığı” ve “namus cinayetleri” de benzer bir yanl?? anlay???n, esas ö?retiden kopuklu?un, tefekkürden ve idrakten yoksunlu?un sonucudur. Bunun tersi yönünde bir gelişme olmadığı, te?vik edilmediği sürece, bu kötü al??kanlık devam eder.
Doğu ve Bat?’yı kategorik olarak ”iyi” ve “kötü” diye ayrı?tırmak doğru olmadığı halde, bunun her iki tarafta da yapıldığına tanık oluyoruz. Hatta Bat?’da öyle “Doğu” betimlemeleri yapılmıştır ki, bunlar isim verilerek dile getirilmeye de?meyecek derecede kin ve önyarg?yla malûl kolektif Doğu hayalleri olarak ifade edilebilir ancak. Bunları irdelemek, zaman israf? sayılır.
Doğu’nun ve Bat?’nın mutlak anlamda doğru ve yanl??, ilerlemeci ve gerici/durağan olarak nitelenmesi mümkün olmadığına göre, geriye insanın kendisi kalıyor. Yeryüzünün neresinde olursa olsun, insanın sorumluluğudur asıl olan. Ve bu sorumluluk bilinciyle dü?ünüp eylemde bulunan insanın tarihsel süreçte otaya koyduklarıdır. Bu anlamda, tarihte üretilenlerin bugüne ve geleceğe ???k tutması, yönlendirici olması mümkündür. Örne?in, aşırlıklı olarak 19.yüzyılda bazı Batılı yazarların iklim teorisiyle ya da kendilerince sosyal ve psikolojik faktörlerin analiziyle, Doğu’nun ilerleme ve gelişmeye yatkın olmadığı yönündeki açıklamalarını tarihsel tecrübe çürütmektedir. Aralarında Ulu?bey gibi Türk bilim ve siyaset adamlarının da bulunduğu çok say?da Doğulu insanın ürettiği eserler Bat?’nın üniversite kütüphanelerinde bilimsel araştırma kaynaşı olarak kullanılmıştır. Ama bir dönem gelmi?, Doğu insanı bilimsel araştırma ve ilerleme yerine siyasî ihtilaf ve çatışmalara konu olmuştur.
Demek ki üstünlük ya da kusur herhangi bir co?rafyada değil, doğrudan doğruya insanın kendisindedir. Her ne için olursa olsun, mazeret üretmeye hiç gerek yok. Asıl gerekli olan, önce insanın kendini bilmesi, varoluş koşullarının idrakiyle diğerlerini/ötekileri tanı ması, onlarla tanışmasıdır. Evrensel değer anlay???yla kültür üretimi böyle gerçekle?ir. ?htirasa dayalı siyasal gerçekçi devlet politikalarının dengelenmesi ve daha kalıcı barış/güvenlik sistemlerinin hayata geçirilmesi de ancak akıl terbiyesinden geçmiş böylesi kültür üretimi sayesinde mümkün olabilir. Bu, klasik devlet politikasına tam bir alternatif oluşturmasa da, çeşitli alanlardaki beğerî üretim ve katkıyla onu tamamlayıcı bir i?lev görebilir. Söz konusu beğerî üretimin bugün sivil toplum etkinli?i, kamu diplomasisi, uluslaraşırı güç etkisi gibi kavramsalla?tırmalarla ifade edilen ?eye de temel teşkil ettiğini belirtmemiz gerekir. Hem Doğu’da, hem de Bat?’da.